25/7/2009 - ŞÜKEYRA-5 (YAĞMURUN ELLERİ)
 Gel yağmur olalım seninle Şükeyra. Yağdığımızı aşk bilsin yalnızca. Biz hepimiz; yani sen ve ben, biz, ben ve sen, sen olan biz, ben olan biz ve biz olan biz seni bekliyoruz aşkın gök kubbesi altında.
Tanrı isimleri sıfatlardan önce bağışlarken, aşkın ismi, cismi, mecazı, tanımı ve tabiri yoktu gözlerin gibi Şükeyra. Aşk her şeyden önce de aşktı. Vuruşa vuruşa geri çekilmek zorunda bırakan galibiyetti, anlamını yitirmiş her acının kalbin karanlığı olduğunu öğreten muazzam bir mağlubiyetti. Özlemenin yelkovanı kaşlarına vurduğunda anladım; ömrüme sarılan akrebin zamanı sen olabilecek kadar ben’di. Yandı saçlarında yağmurlar. Islandı suyun saflığı ellerinde. Bakma sisler arasından gülümseyen asi kumrallığınla. Hudut çizemezsin içime, aşka ömür biçme Şükeyra.
Üzgünlüğün satır arası boşluklarından uykuya varırken bir kederin maskesini takıp, ömrümden uzun uykusuzlukları avuttum gözkapaklarımda. Çehrende dolunaydı aşk. Gecede kalıp renginin asaletine bürünmeyi diledim öylece. Yıkansam soluğunla, sana giyinsem bütün yangınımı ve düşüm kirpiklerin olsa bu kadar sen olabilir miydim Şükeyra? Gecenin dar vaktinde gözyaşımı yağmaladım bembeyaz tüllerle. Kanını içtim zehrin oyulsun içimin sağırlığı diye. Gözlerinin kandilinde yanıyorum; aşka imanım mısın sen?
Bir intihar ertesinde, yokluğunun arifesinde, sensizliğin saçlarını tararken canımda birikti yangın alametleri. Kimse kül kadar sensiz kaldı mı sana ya da sen hiç kimseye aşk hecelettin mi aşkın cümle olduğunu bilerek? Susuşunla kendini kandıracak kadar çocuksun daha ama kimseye inanmayacak kadar büyüksün aşka. Gel ezberleyelim düşü bir solukta Şükeyra. Duyuyor musun, orda mısın, yokluğunu arayalım var mısın?
Küskünlüğümün çocuk yanını şımartırken sözlerin, hayatın anlattığı sondun, ölümün sustuğu sırdın. Sonla sırrın kavuştuğu aynanın uydurduğu hikâyede bile benim olmayı yeğleyecek kadar düştün. Dökülseydi sırların yine gerçek kalabilir miydin? Sensiz gelecekten kaçıp senli kentlerin bugünlerinde soluğumu dayadım şakaklarına. Yarınlarda her an korku, her an telaş… Usulca uyuyabildiğim kadar senim biliyorum. Susar gibi konuştuğun her şey canı silmeme sebep. Beni biraz öldürür müsün saçlarınla, rüzgârın olayım diye.
Evet, isyan da umut kadar gerçekti aşkta bir zamanlar. Zaman kendi içinde hain, kendi dışında kahramandı o zamanlar. Yoktum. Yoktan var olmayı denedim. Bütün deneylerimde denenmemiş intiharların şartlı tahliyesine kurban gittim. Vardan yok olmayı denerken düşmedim eşikten bu kez. Zaten yok olan vardan yok olabilir miydi Şükeyra? Kendime inandım aşkın kabul görmüş yanlarına hüsran gibi ağlarken. Bütün mezarlıkları sırtımda, bütün ülkeleri koynumda taşırken unuttum her şeyi. Sevdiklerimi terk edip utancımdan kızaran yanaklarımda yangınlar yaktım. İnanır mısın, uyuyabilecek kadar öldüm.
Boş kabristanlarda aşkı ve ölümü ararken fark ettim: Hayattayken kendini bilecek kadar ölmeli ve kendini her aşkla silip her ayrılıkta baştan yazacak kadar sevmeli insan. Dudağımdaki kan tadıyla ağlayabilmenin hazzını yaşadım. Yıllardan ve yollardan geçtim. Eski bir cinayeti taammüden işledim. Kendime günahkârım şimdi, Tanrı’ya değil. Ben sevmeyi öğrendim çünkü Tanrı’dan. O günahla anılamaz ki. Bildiklerimi unutup bilmediklerimi yaşarken buldum gerçeği Şükeyra: Aşk elimde olacak kadar ben, benden uzak olacak kadar ben değil.
Hayat bir isme değmeyecek kadar kıymetsiz, aşk hayatı sevecek kadar isimdi. Korkaklığımdı kalbimi yırtan nokta. Kayboldum noktanın olmayan virgülünde. Yitmeyi istemezdim ama aşktı ya: Na-mümkünün mümkünü, mümkünün na-mümkünü. Zaptiyeleri şakaklarındaki dövmelerinden, raptiyeleri ölüm ilanlarından tanıdım: Ölüm aranıyor. Getirene ya da yerini bildirmek için ölene aşk verilecek. Depresyon odalarında anti-depresan tutkulara sarıldım. Ben bu aşkı sevdim ya, ellerin hüküm giysin Şükeyra.
Biz bu masalın hangi yanından baktıysak yine konuşamadık içimizin kör susuşuyla. Her masal kendini bilirdi oysa. İki yol arası ayrılık kadar kısayken kavuşmalar ellerin beyazlığı üstüne kasem verilecek güzeldi de sen güzelliğin delilik yanıydın. Her defasında sınanan aşk ayiniydi uykun. Misafirperverdi gözlerin; bakmaya dayanamadım, doymayı doğuramadım. Geç Şükeyra, bir mevsimi eskitircesine geç içimden. Beklenen gemilerin deniz tutmasıydı yüzün, kelimesiz ağladım bakışınla. Yanağımda kokun kaldı. Geç, kokunla sağaltırcasına geç ölümden. Azrail’in can almayı sevdiği gibi sevdim seni.
Her gece yatağıma ummanı doldurdum kar tanesi gibi asiyken hüznün. Tenimi kızgın kumlarla yonttum. Seni alıp giden gemilerin sefersizliği aklımı çıldırtırken göğsümde kocaman bir taş oldu kalbim. Biliyordum, yokluğuna ağlamadan ağrımayacaktım. Yüzümü sana verip sırtımı aya döndüm. Kaç gökyüzü eskidi sırtımda yağmura ve rüzgâra karışıp sana bakarken?
Nereye dönsem gece gibi attığın ilmek ruhumda… Nabzımı yokla sana doğru attığım her adımda. Şah damarımı kes bir tutam umutla. Sökülmüş yaraları dik. Hayatın üstünden geçen otobüs yolcuklarını unut hatırlamaya aç bir bilinçle. İsmin uçurumdan düşer gibi girerken ismime, bırak harfler sağ kalsın; aşk, yağmurun elleriyle yüzüme dokunan merhaban olsun Şükeyra.
CENGİZHAN KONUŞ
2009/TEMMUZ 25
|