21/9/2009 - KARANLIĞIN ÇAĞRISI

Uykusuz uykularımın loş aralığından baktım bir an. Ben neredeyim diye sordum kapısının aralığından baktığım odanın havasız havalandırmasına. Alacak tek nefes bırakmamış insan cüsseli benliğim. Gözlerimde o sonsuz renk, kafatası çatlamış o ahenk: Karanlık. İsimsiz ağrılar çörekleniyor gözkapaklarıma. Açıl susam açıl mı demeliyim? Demesem en iyisi, çünkü karanlığın neyini göreceğim ki? Çocukluğuma ait olan; şeytanın alıp götürdüğü ama satamadan getirdiği korkularımla duvar duvara olmak istemiyorum. Sırtımın altından kayıyor sanki yatak. Tavan akıyor gözkapaklarımın kapalılığına rağmen… Bu kadar çaresiz olmasam, böylesine ağrılı gelmese keşke korkularım. Kaybettiğim hiçbir şey yok aslında; sadece içimi tuzluyorum korkunun her arzı endam edişinde. Deniz mavisi, yosun yeşili, kıyamet kızılı ve bir de karanlık siyahı ağlamaların gözyaşı selinde sigaramı söndürüyorum. Biliyor musunuz, korkularım nikotin kokuyor benim tıpkı babamdan aldığım emanet bıyığım gibi.
Büyüyor korkularım benimle beraber. Henüz yaşı genç nasıl olsa öğrenir korkmamayı korkaklığım. Ellerim karıncalanıyor, boğazımda yitip gidiyor kelimeler. Kendime bile akamıyorum. İçime su serpmeye korkuyorum; üstüm başım deniz mavisi cesaretsizlik zaten. Sırt üstü bir acıya kıvranıyorum. Bacaklarımda sarhoş bir uyuşma yalpalayıp duruyor. Her kedere çakırkeyif bir şarkı bulunur mu, şöyle ’dönülmez akşamın ufkundan el edip vakit çok geç olduğu için dönemeyen’ cinsten? İntihar etmeyi ayaklarım bir metre yukarıdan nasıl görünüyor acaba diye merak ettiğim için istemişimdir hep. Çapsız, zevksiz, şekilsiz ayaklarım yukarıda sallanırken de çirkin görünür mü acaba? Karanlık aklımı bulandırıyor yine. Olmadık düşüncelerin olabilenlerini düşünüyorum en kestirmeden. Bileğimde neşter kesikleri var yalnızca.
Işığa koş diyor bir ses. Koşarcasına ışığı kucakla! Evet ya, karanlık varsa aydınlık da vardır mutlaka diyorum içimden. Sonra mırıltıyla, sonra sesimin çatalına fazla dokunmadan, sonra bağırarak, sonra ağzımdan tükürük saçarak… Aman Allah’ım kudurmak böyle bir şeymiş demek ki! Yağmur yağıyor, cama vuran damlaların tıpırtısından anlıyorum. Yağmurun toprakla bütünleştiğinde ortaya çıkan o ölümcül kokuyu, içimi yıkayan o kokuyu çekiyorum ta ciğerlerime. Asfalta düşen yağmur damlası olmak ne kötü bir şey olsa gerek! Olduğun gibi yüzeydesin, simsiyahsın asfaltın bağrında ay ışığı vurup seni parlatmadığı sürece. Hafiften rüzgâr da esiyor. Yaprakların hışırtısını duyuyorum. Ah rüzgâr olup yasemen kokulu, düş bakışlı bir kızın atkuyruğu saçlarına karışmak vardı şimdi. O kızın saçlarından çimen kokan yağmurlar toplamak, kar yığınlarına rastlamak ve bir de saç diplerinde dolunay parıltısı bulmak vardı. Olmayacak ne çok şey varsa olsaydı keşke…
Bedenim birazda olsa kımıldamaya başladı. Bir an korktum: Yoksa ölmüş müydüm? Korkum mu yersizdi yoksa ölmüş olma ihtimalim mi, şapşallığıma güldüm. –Açıl susam açıl!- Açtım gözlerimi. Düşlerim dökülmüştü sağa sola, denize kıyıya. Eteğinde sonbahar taşıyan bir renk düştü içime. Sonra bir kapı açıldı gözümün önünde ama yalnızca gözümün önünde. Girdim gözümden içeri…
-Doğru yürüsene be adam kör müsün, görmüyor musun!
-Ben yalnızca rüya görürüm.
CENGİZHAN KONUŞ
|